İstanbul Hatırası

İstanbul Hatırası

Milliyetemlak.com Saha Satış Müdürü Kıvanç Yılmaz sizin için yazıyor:

“Yağmurlu bir günde görmüştüm seni,

Üstünde çubuklu formalar vardı.

Bir anda vuruldum, aşık oldum ben,

Hayatın anlamı siyah beyazdı”

Böyle bir şeydi aslında İstanbul’un bıraktığı sevda tozları. Güneşli, kavurucu bir sıcak yaz gününe değil de, yağmurlu bir bahar gününe yakışırdı İstanbul’un sevdası, Boğaziçi’nin sevdası.

Kireçburnu’ndan Sarıyer’e, Bebek’ten Ortaköy’e, Beşiktaş’tan Karaköy’e dek, hem âşıkların, hem yalnızların, hem mutluların avunmak için uğradığı kaldırımlar, kaldırımların dalgalarla buluştuğu akıntılar, akıntılara saplı oltalar, oltaları tutan heyecanlı eller ve elbette kovalardaki balıklar gibi can buluyordu bu sevda.

Abbasağa’dan denize karşı heyecanlı, hüzünlü, sinirli, aşık ya da bezmiş gözlerinizi biraz ufka kaldırdığınızda, Kadıköy’den Moda’ya tırmanmış bir başka İstanbul sevdalısının gözleriyle siz fark etmeseniz de, karşılaşıyordu gözleriniz.

İki farklı kıtada, birbirine bir vapur uzaklıkta, birbirini arayan ve aralarından binlerce yıllık tarihin şahidi dalgaların geçtiği korkunç ve güzel İstanbul Boğazı, şiirin ete kemiğe bürünmüş haliydi işte bas bayağı. Bas bayağı gözleri hüzünlü, teni asla güneşte kavrulmamış, asla iş güç nedir bilmeyen, ama yine de hayatın sillesini yediğini iddia eden, zehirli bir sarmaşık gibi bizi sarıp nefessiz bıraksa da, bin defa ölüp güzel gözleri yüzünden, tekrar tekrar bizi sevgisi ve aşkıyla öldürmesi için kendisine yalvardığımız harika kadındı İstanbul.

Bu kadar güzellikte bir kadın, ölümü de beraberinde taşır daima. Güneş, karşı tepelerin ardından doğar, hafif bir pusla kaplanmış Boğaz’ı alevden bir çarşafla kapladığında ve balıkçı tekneleri evlerine dolu ağlarla dönerken, bu ölümcül kadın, her birimize ayrı gerçeklikler dağıtıyordu her sabah üşenmeden ve utanmadan ve usanmadan.

Çoğumuzun payına düşen en güzel gerçeklikse, en iyi ihtimalle güzel insanlarla, en azından katlanılır bir işte sabahtan akşama kadar çalışabilmekti. Her şey bu ölümcül güzellikte kadının bizlere vadettiği hayallere ulaşabilmemiz için başarmak zorunda olduğumuz ya da katlanmak zorunda olduğumuz sonsuz döngüdeki gerçeklerdi.

“Eğer benimle birlikte olabilmek, sana vadettiğim büyülü güzelliklere sahip olabilmek istiyorsan, en azından her gün saatlerce çalışman gerekiyor.” diye sesleniyordu kusurlarını harika bir başarıyla kapatabilen, estetik harikası mükemmel güzellikteki bu kadın. Çok yaşlıydı, anlaşılabilirdi bedenindeki estetik düzeltmeler, ama kalbindeki bu kararmış nefret asla başkasının değil, bizim yarattığımız bir şeydi ve bize karşı kullanıyordu. İstanbul, bizden, ona yaptığımız her şeyin hesabını soruyordu bir bir.

Saat sabahın körü gibi yola çıkıyordu kimimiz, kimimizse daha geç bir sabahın körü gibi, ama küçük biz azınlık dışında hiç birimiz, bir saatten önce işe varamıyordu. Hele eve dönmek için, altın azınlık dışında hemen hepimiz, bir buçuk saati bulan uzun zamanlarda evimize vardığımızda, bu kadını düşünebilecek gücümüz kalmıyordu.

İşte İstanbul’un yaptığı buydu bize, harika güzelliğiyle önce bizi kendine çekiyordu, mükemmel Boğaziçi’ne nazır bir çay içirip, ilk görüşte aşık ediyordu ve ardından, hoop, etobur bitkiler gibi, boğa yılanı gibi, akrep gibi, gibi gibi… bir anda üzerimize atılıveriyordu. Dişlerini bir vampir gibi ensemize geçirdiğindeyse çok geçti artık. Zehir kanımıza, kalbimize, aklımıza karışıyordu hızlıca.

“İstanbul bizi hapsetmiş…” ti. Ama bu mahpusluğun bir önemi yoktu, kanımızda dolaşan zehrin bir tür halüsinasyon gösterme özelliği vardı, harika bir şeydi bu, tıpkı Matrix filmindeki gibi, hepimiz kendimizi harikalar diyarında görüyorduk. Hatta öylesine lezzetliydi ki bu zehir,  mutsuzluğumuz ve esrikliğimizi içselleştirmiştik. Beş dakika bile göremesek de, Boğaziçi harika bir yerdi bizim için, sahil mükemmeldi, Ortaköy müthiş ve Moda, Kadıköy, Caddebostan Sahil, korkunç güzellikteydi…

Korkunç güzellikte!!

Bu korkunç güzelliği seyredebilmek için camdan kafesler, her gün, her sabah, akşam, öğlen, gece, gece yarısı, art arda dizilmiş, hızlı ya da yavaş ya da çok yavaş hatta daha çok durma noktasında bir seyirle birbirini izliyordu. Camdan kafesler çok güzeldi, bu korkunç kadından hem korunabilmek hem de ona istediğimiz an daha yakın olabilmek için üretilmişti. Ama sonunda onlar da gerçekle aramızda bir cam olmaktan öteye geçemediler. Televizyon gibiydiler artık, otomobil ismini taktığımız ve önceleri çok severek bindiğimiz bu araçların, mahpushanemiz olacağını öngöremedik. Televizyon gibiydiler, onu da eğlenceye kolayca ulaşabilmek için üretmiştik oysa ki. Bu otomobil denen şeylerin içine hapsolup kalmıştık.

Şimdi bu müzik çalabilen şeylerin camlarından dışarıya baktığımızda, “ne kadar da güzel Boğaziçi’ne bak” diye içimizden kısık bir ses yankılanıyor artık sadece ve oysa hayat; İstanbul dendiğinde akla gelen bir şeydi önceleri. Önceleri, Hababam Sınıfı’ydı, Neşeli Günler’di İstanbul.

Komik değil mi? Hayır değil maalesef! İşte tam da bu sebepten, kendinize yeni bir İstanbul keşfedebilirsiniz, ülkenin korkunç güzellikte bir çok şehri var! İstanbul’un da, çok az olsa da farklı güzellikte yüzleri var. Cam kafeslerin dışına çıkın, gücünüz yeterse, yettiğince…

“Arabayla gezerken hep kapalı bir yerdesinizdir ve alışık olduğunuzdan, araba penceresinden gördüklerinizin televizyondakilere benzediğini fark etmezsiniz. Pasif bir gözlemcisinizdir ve sizinle birlikte giden sıkıcı bir kafes içerisindesinizdir. Oysa motosiklette bir kafes yoktur. Her şeyle doğrudan temastasınızdır. Artık, izlemekten öte, sahnedesinizdir; bunu kuvvetle hissedersiniz. Ayağınızın on santim altında vızıldayan asfalt gerçektir, istediğiniz an aşağı inip dokunabilirsiniz, dolayısıyla bilinciniz hiçbir şeyi, hiçbir yaşantıyı kaçırmaz.” (1)

İstanbul tarafından ısırılmış olsanız da O’nu hala sevebilmenizi sağlayacak yollar var. Bu yollara başvurun, çünkü her gün ölsek de İstanbul’dur bizi çağıran ve her sabah yeniden canlandıran ve tekrar öldüren…

Komik değil mi ?

Notlar:

  • : Robert M. Pirsig – Zen ve motosiklet bakım sanatı ISBN 975-539-089-8


Kıvanç Yılmaz

Kıvanç Yılmaz

Cogito ergo absurdum es!
Kıvanç Yılmaz

Kıvanç Yılmaz son yazılar (Tümünü görüntüle)

BENZER YAZILAR
kategorisinde yayınlandı